Aynı ülkede yaşıyor olmamıza rağmen her yörenin farklı bir yaşam tarzı olabiliyor. Doğudaki kadını ve neler hissettiğini Meteorolojinin sesi Radyosu ‘kadına dair her şey’ program sunucusu Tülay Gerçek dinleyicileriyle paylaşmak istediğini söyleyerek konuk olarak programına davet ediyor.
Sıcak bir karşılamanın ardından, sohbet başlıyor.
Soruları hep ben sorarken söyleşilerde bu sefer Tülay Hanım soruyor:
-Urfa’da bir kız çocuğu olarak dünyaya gelmek, Urfa'da büyümek nasıl bir duygu, neler ister Urfa’da yaşayan kızlarımız?
Urfa deyince tabi hepsine toptan bakıp tek bir pencereden değerlendiremeyiz kuşkusuz. Urfa’nın merkezinde yaşayan köklü aileler, ücra köşelerindeki yaşam, köydeki gelenek, görenek daha bir farklı.
Bir bebek dünyaya gelir. Ne yapar? Çocukluğunu yaşar, sonra genç kızlığa adım atar, eğitimini tamamlar ve istediği yönde bir evlilik yapar. Şimdi doğuda birçok kız çocukluğunu yaşamadan, genç kızlığa ve ardından evliliğe adım atıyor. Her genç kızın beklentisi, hayal dünyası vardır tabi ki, aslında sadece Urfa’da değil her yerde olduğu gibi Urfa’lı bir genç kızda toplumda ikinci plana atılmak istemez. Kendini ifade etmek, yeri geldiğinde eğlenmek, arkadaşlarıyla buluşmak, en önemlisi de tahsilini tamamlamak ister.
Köyde doğup büyümedim ama oralara gezme amaçlı gittiğimizde hemen genç kızları başıma toplar, saçlarına şekil verir, kişisel bakımla ilgili yol gösterirdim.
Evin genç kızı aynı zamanda evde yarı anne sayılır. Evde bazı işleri yapmakla sorumlu olduğu gibi kardeşlerine de bakacak, misafirleri iyi karşılayacak, hürmette kusur etmeyecek.
- Urfa'lı kadınlarımızın yaşadıkları zorluklar nelerdir?
Urfa’da kadın olmak kolay değildir. Geçmişten günümüze doğru baktığımızda kadının her ne kadar ev ile ilgili işlerinde geçmiş zamandan bu yana farklılıklar olsa da Urfa’lı kadın her şeyden önce hamarat olmak zorundadır. Eskisi kadar yapılmasa da çoğu ev hanımı salçasını, biberini kendisi çıkarır. Kışlık hazırlıklarını yapar. Ekmek çarşıdan alınmaz evde yapılırdı genelde.
-Biraz da özgürlük alanından bahsedebilir misiniz?
Özgürlüğün sınırları her zaman her yerde var şüphesiz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, evlenmek demek bir annenin evinden çıkıp kayınvalidenin himayesine girmek demektir. Hatta bazı evlerde yeni gelin uyanır, evini şöyle bir toparlar doğru kayınvalidesine gider, onunla birlikte ya evini temizler toparlarsın ya da kabul günü dedikleri günlere gidersin. Akşam eşi de annesinin yanına gelir sonra çift evlerine giderler. Bu durumu kabullenirsen mutlu da olursun hayat beklentilerinle güzelleşir yada zehir olur.
-Doğuda şiddete maruz kalan kadınları okuyoruz, duyuyoruz bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
Şiddete maruz kalan kadın sadece Urfa’da yok ama şu bir gerçek ki, kadının maddi gücü yoksa dayak da yese kocasına mahkûm. Birde zaten evlenirken derler ki, “evinin, ocağının kıymetini bil. Küsüp gelme.” Şimdi kulağına bu söz küpe olarak gitmişken dayak da yesen, hakaret dolu sözler de işitsen sineye çekiyorsun.
Bir yazımda kentli kadının mutsuzluğundan, koşturmamasından yeterince kitap okuyamamasından, tiyatroya gidememesinden bahsetmiş ve hemen eklemiştim. Şimdi bayan hemşerilerim haklı olarak derler ki, sen ne diyorsun yazar hanım, evde başımız kulağımız rahat olsun, insan yerine konalım, daha ne isteriz.
- Urfa'da kadının zor yaşamına dair ilginç hikayeler olduğunu biliyoruz… Bizlerle paylaşacağınız bir hikâye var mı Belgin Hanım?
Tabi bununla ilgili olarak anlatacak hikâye çok ama ben içinden bir tanesini en hafif yaşanan bir örneği anlatayım.
16 yaşında bir kızdı. Ayıptı, günahtı, yasaktı biliyordu. Bilmesi kalbinin deliler gibi çarpmasına engel olamıyordu. Âşık olmak böyle bir şey diye düşündü. Geceleri saatlerce uyku tutmuyor hep o sevdiği gencin hayali kaplıyordu uyur ile uyanıklık arası rüyalarını. Tesadüfen sokakta geçerken görüyor, bazen de pencereden bakınca göz göze geliyorlardı. Sonra delikanlı bir yolunu bulup ona mektuplar göndermişti. Kendisi de korku içinde birkaç mektubu komşusunun küçük oğluyla göndermişti.
Bir gün amcasının kızıyla ‘kız kıza sohbet’ esnasında âşık olduğunu söylüyor. Amcakızı bu konuşmayı annesine anlatıyor. Derken büyüklerde duymuş oluyor. Aile meclisi toplanıyor. Kızcığaza ağza alınmayacak hakaretler, küfürler tokatlar havada savruluyor.
Kimseyle görüşmeme kararı alınıyor. Bir odaya kapatılıyor ve yeri geliyor kuru ekmek yiyor. Gün geçtikçe kız erimeye başlıyor. Babaanne akılı tabi diyor ki; bu kız bu şekilde devam ederse iyice zayıflayacak kimse almayacak. Kızla ilgilenmeye yedirip içirmeye başlıyorlar. Bu sefer kız da, hayattan soğuma başlıyor, yemeden içmeden kesiliyor. Yemeyerek direnç gösteriyor. Kelimenin tam anlamıyla bir deri bir kemik kalıyor.
Elbiseler alınıyor, kızcığazı yedirip içirmeye, gezdirip tozdurmaya başlıyorlar. Bunun sebebi de kızın bir an evvel toparlanıp birisiyle baş göz etmek ve aşkın tüm kirlerinden arındırmak aksi takdirde, adımız batar. Deniyor. (Tülay hanımın üzüntüsü gözlerinden okunuyor. Öyle derin bir iç çekiyor ki, ikimiz de gözlerimizden ne demek istediğimizi anlıyoruz.)
- Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapıyorsunuz… Sizi yazmaya teşvik eden ne olmuştu ve ne zaman yazmaya başladınız?
Duyarlı bir insan olmam sebebiyle bir olaya, kişiye kızıp içimde kalan aktaramadığım şeyleri oturur yazar, sonra onu yırtar atardım. Bir nedeni bu sanırım.
Ninemin bağında doğayla iç içe olmam hayvanları, doğayı sevmeme neden oldu. Dolayısıyla damda uyurken yıldızlara çok yakın oluyor insan. Doğayı keşfederken kendinizi bulmaya çalışıyorsunuz.
Edebiyat öğretmenimin de katkısı var. Kompozisyonlar yazdırır, onu sınıfta okuturdu bu beni çok mutlu ederdi. O yüzden öğretmenlerimiz çocukların yaratıcılıklarının gelişmesinde çok önemli bir yere sahipler.
En son olarak da insanı keşfetmek isteğim, ilişkilerdeki sorunlar beni daha küçük yaşta üzer, çözümler bulmaya çalışırdım. Uzun seneler Güzin abla gibi insanlara yardım etmeye çalıştım. Şifalı bitkilerin, olumlu düşüncelerin faydasını gördüm.
-Bu nedenle olsa gerek durmamışsınız ve NLP uzmanlığına başlamanız tesadüf olmadığı anlaşılıyor.
Gülüyorum. Hiçbir şey tesadüf değil. Haklısınız.
-Şiir yazdığınızı biliyoruz… Bize bir şiirinizi okuyabilir misiniz?
Hep Urfa’dan bahsettik Urfa ile ilgili bir şiirimi okuyayım.
Dut Ağacı Hayattaydı
Gözün gönlün tok olduğu yıllardı,
Sohbetlerin tadı kıvamındaydı,
Ninemin iki katlı, hayatlı,
dut ağaçlı konuk evi…
Konuk evi olmasının nedeni,
Yoldan geçen, karnı acıkan,
Şifa arayan o eve gelirdi.
Sevgili anneannem ah! Alı al moru mor,
Güçlü, kuvvetli, ki o bağda tavuklarına
zarar verdi diye yılanın kuyruğundan,
çekip büyük bir hışımla yere vuran,
bir oturuşta bir düzine pirzolayı yiyebilen,
bağda başı ağrıyıp da duvar deliğinden,
bulduğu ilacı yutan, şifa bulan,
temiz kalpli, iyi niyetli canım anneannem…
Ben ninelerden taraf şanslıyım,
Biri cesur, korkusuz, az konuşan,
Çok yediren, yaraları iyileştiren,
Ay yüzlü, doğru sözlü anneannem.
Diğeri zarafet dolu, nüktedan, soyu hanedan,
bir hikayeye, başlayıp kendini saatlerce dinletebilen,
Güldüren, çok gezen, yemek yaptığını hiç görmediğim,
Güzeller güzeli canım babaannem…
O ne güzel, ne sıcak sevgi dolu bir evdi,
Gönlüm seni o günde, bu günde usanmadan sevdi,
Hayatın ortasında, muhteşem bir dut ağacı vardı,
O ne bereketli, ne iri, ne tatlı, kan kırmızı dutlardı,
Bütün aileye, yedi mahalleye yeterdi, artardı,
Siniler dolar taşardı…
O zamanlar küplerden, yağlar
pekmezler taşardı,
Herkes doğal gıdalarla yaşardı,
Ekmek, salça, biber, şehriye, pekmez,
Çekçek, bastık, evlerde özenle yapılırdı,
Halen hatırlıyorum, buğday, evlerde yere büyükçe
bir tahta konur, onun üzerinde ayıklanır,
kazanlarda kaynatılır, damlara serilir, kurutulur,
sonra pilavlık bulgur, çiğ köftelik bulgur yapılırdı.
Değirmenci eve gelir,
El emeği, nerdeyse karın tokluğuna verilirdi,
Beş ekmeğe, bir tabak pekmeze, biraz harçlığa,
Buğday çekilirdi, Allah bereket versin denilirdi.
Etin tahta üzerinde sabırla dövüldüğü yıllardı,
Makineler yoktu,
Muhabbet çoktu,
Çaylar keyfine varılarak,
Yudum yudum içilirdi,
Çimenler elle biçilirdi.
Ninelerim hayattaydı,
Evleri iki katlıydı,
Balıklı göle karşıydı,
Dut ağacı hayattaydı,
Onlar içimizde güneşti, aydı.
15.03.2006 Belgin Turan
-Bize içinde bulunduğunuz sosyal projelerden de söz eder misiniz?
Dünya yaşlılık derneği Genel koordinatörü ve İLESAM üyesiyim. Geçtiğimiz günlerde “Zamanı Tersine Kuranlar” adlı bir ödül töreni düzenledik. İnanılmaz ses getirdi. Beyaz, Ayşe Egesoy, elçilikler, sanat ve politikadan çok sayıda alanında başarılı kişilere dünya yaşlılar gününde ödülleri verildi. Dünya engelliler gününe özel bir sergimiz olacak. Derneğin proje gruplarından biri olan ‘genç kalan büyükler’ “Uluslar arası Yaşama Sevinci Ödül Töreni” için özel bir çalışma sunacaklar.
Doğa ile iç içe bir yaşam, Çanakkale’de İLESAM, Tarım Federasyonu, Dünya Yaşlılık Derneği ve Ekolojik Sistemi Koruma Derneği birlikteliğinde “Genç büyüklerimiz ile ekolojik yaşam çiftliklerini kuruyoruz.” Sanırım bu proje çok ses getirecek ve yeni bir pencere açacak yepyeni ufuklara doğru…
‘Ekolojik Yaşam Çiftliği Projesi’ ni şu şekilde anlatalım. Gözlerinizi kapatın ve hayal edin:
“Yemyeşil bir doğanın içinde bir tesis, içinde genç büyüklerimiz, sıcacık bir yuva, tertemiz bir hava, pırıl pırıl bir güneş, tesisin çok büyük bir arazisi var, arazi içinde tavuklar, hindileri kümesinde etrafında birkaç genç büyük yemliyor, kümes içi organik yumurta dolu,
Bir başka köşeye bakıyorsunuz, yine genç büyüklerden bir grup bahçede yetiştirdikleri çiçekleri topluyor sevgi sözleriyle onlarla konuşa konuşa…” ve uzunca devam eden bir hayal bir proje şimdilik. Hayata geçmesi umuduyla.
-Sayın Turan son olarak neler söylemek istersiniz bizlere?
Kadın ince, naif aynı zamanda da güçlü bir yapıya sahip… İster doğuda ister batıda olsun onlara sahip çıkıp, fırsat tanıyalım. Çünkü onlar bizim her şeyimiz, anadır, bacıdır, eştir kadın. Sevgi ışığı yüreğinizden eksik olmasın.
-Anne olmak, Yol arkadaşı olmak; Kadın olmak her coğrafyada zordur.Özveri ister, fedakar olmayı gerektirir kadın olmak..Size öğretilen budur aslında..Ata-erkil bir toplumda yaşıyorsanız eğer, daha da zordur kadın olmak..Mutlaka size eksik etek gözüyle bakanlar olacaktır..Eksiklik aslında biz kadınların cinsiyetinde değil, eksiklik bizleri kadın olduğumuz için bizleri eksik gören zihniyetin kendisindedir.. Unutmayın ki; bizleri eksik sayan zihniyete sahip kişileri de dünyaya getiren “bir kadındır”
“Cennet Anaların ayağı altındadır” denilmesine rağmen, ayaklar altında tekmelenen kadınlara yazık değimli? Kadınlar yaşamın rengidir, açan çiçekleridir oysaki.. Kadınların olmadığı bir dünyada yaşamını, soyunu devam ettirmek mümkün mü?
Gelin;
Kadına uzanan elimizde bir gül olsun, sıkılan yumruğunuz değil…
Kadına söylediğiniz sözlerse sevgi olsun, öfke, küfür değil,
Kadının mutluluktan attığı kahkahalar yükselsiniz yuvanızda, yardım çığlıkları değil..
URFAPRESS