Yazarımız Hayri Ülgen,can dostu Başbakan Erdoğan'la futbolculuk anılarını yazdı.İşte o köşe yazısı..."Beckenbauer Tayyip"... |
|
Yazarımız Hayri Ülgen'in köşe yazısı...
Başlarken...
Bir dostluk hikayesi bizimkisi anılarla dolu... Taaa gençlik yıllarından başlayan... Bir dilim ekmeği de, bir bardak çayı da paylaşan bir dostluk... Çamurlu sahalardan başlayıp, yağmur suyunun oluşturduğu gölette çamurun temizlendiği bir dostluk... Yürek var bu dostlukta, kardeşlik duygusu, arkadaşlık coşkusu var... Sertlik de var bu dostlukta, mertlik de, kardeşlik de... Hile yok, hurda yok... Hele hele riya, haset, menfaat hiç yok bu dostlukta... 35 yıl... Dile kolay... Hiç aralıksız tertemiz bir arkadaşlığın, anılarla dolu dostluğun hikayesi bu... 1970’li yıllarda başlayan ve bugünlere kadar süren gerçek bir dostluğun hikayesi... Bir Recep Tayyip Erdoğan- Hayri Ülgen dostluğu... Hani son yıllarda meydanlarda, toplantılarda Sayın Başbakan hep söylüyor ya;Hatıralar sarmış dört bir yanımı, Baktığım her yerde izin duruyor. Ben seni düşünmek istemesem de, Bana her şey seni hatırlatıyor. Beraber yürüdük biz bu yollarda, Beraber ıslandık yağan yağmurda, Şimdi dinlediğim tüm şarkılarda, Bana her şey seni hatırlatıyor. İşte aynen böyle bizim dostluğumuz da... Yeri gelecek üzüleceksiniz, yeri gelecek takdir edeceksiniz... Yılmayan bir mücadele adamıyla, pes etmeyen bir yürekle, balçıklı sahalardan, buz gibi, sıcak susuz, askısız, sandalyesiz soyunma odalarında başlayan, devletin en tepesine, Başbakanlık makamına kadar çıkan anıları, 35 yılın anılarını... İşte o anılar yeniden canlandı gözlerimizde... Hani var ya, Coşkun Sabah’ın söylediği o güzel şarkı.... Anılar... Anılar... Şimdi gözümde canlandılar... diye devam eden... Biz de bu anıları yazı dizisi haline getirdik, ilgiyle okuyacağınızı umarız...
Bir gece telefonum çaldı... Arayan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı... “Hayro” dedi... “Yarın sabah işin var mı?..” ‘Yok’ dedim... “O zaman saat bilmem kaçta Atatürk Hava Limanı’nda ol... VIP salonunun oraya gel...” İnanır mısın, o gece sabah olmak bilmedi sanki... Öyle özlemiştim ki dostum Tayyip’i... Sabah, söylediği saatte oradaydım... Hasretle kucaklaştık... Vali, Emniyet Müdürü, bakanlar ve milletvekillerinin bakışları arasında “Bize biraz müsaade” dedi... Koluma girip odaya götürdü beni... Kapıyı kapattık... Yarım saat kadar sohbet ettik... Dertlerini, sıkıntılarını anlatıyordu bana... Devlet erkanı kapıda bekliyor, biz iki dost biraz geçmişten, biraz bugünden konuşuyorduk... Sonra kalktı ve... “Başbakan Tayyip’in can dostlarına ayırabildiği zaman bu kadar... Kalan süre artık devlete ait...” Gülüştük... “Biliyor musun Hayro?” dedi... “Uzun zamandır hiç bu kadar rahatlamamıştım... İçimi döktüm, kendimi buldum...” “Ne zaman istersen” dedim... Göbeğime dokundu, “Çok kilo almışsın... Sen şimdi top da oynayamazsın” dedi... “Bal gibi oynarım” dedim... “Öyleyse Mehmet’le konuşun da yine başlayalım şu halı saha maçlarına” dedi... Öpüştük, ayırıldık...
O'nu çileli yıllarda tanıdım.
İETT'nin kaptanıydı Bundan yaklaşık 30 küsur yıl önceydi... 1970’li yıllar... Türkiye’nin en ‘çileli’ yılları... Biz, o yıllarda futbol topunun, dolayısıyla ekmek paramızın peşinde koşuyorduk... Ama ne yaparsak yapalım, işin “çileli” boyutundan da kaçamıyorduk... O’nu, işte o çileli yıllarda tanıdım... Amatör kümede top koşturduğumuz dönemdi... Ben Çapa’nın kaptanıydım, o da İETT’nin... Kurumuş ve ezilmiş toprak sahaların, betondan daha sert olduğu o zaman diliminde, “sert adamlar” prim yapardı... Hele ki amatör kümelerde... İlk kez ‘rakip takımların kaptanları’ olarak el sıkıştık onunla... Sonra İstanbul Karması’nın değişmez ikilisi olduk candan, yürekten bir dostluk kurduk... Ben Tayyip’in İstanbul karmasında kaptanıydım... Ben libero, o stoper... Ancak bir gerçek vardı... Onun lider ruhu ve hırsı... Kaybetmeyi hazmedemeyen kişiliği. Takım içerisindeki ‘teşkilatçı’ kimliğiyle bir gün bir yerlere geleceğini adım gibi biliyordum... Ama... Açıkçası, o günlerin hayal perdesinde hiç ‘Başbakan’ rolüne soyundurmamıştım İETT nin stoperi Recep Tayyip’i... Hocalar sıkıştığı anda da forvete geçiyordu, kurtarıcı olarak... Tıpkı bugünlerde olduğu gibi... Futbol sahasında el sıkışıp, kucaklaşmamızla başlayan dostluğumuz, zaman içerisinde tüm yaşamımıza sirayet etti... Artık Recep Tayyip Erdoğan ile çok iyi dosttuk... Aynı zamanda da İstanbul Karması’nın değişmez ‘liberostoperi...’ İkimiz de uzun boyluyduk... İkimiz de aşırı derecede mücadeleciydik.. O yıllarda karmanın değişmez teknik direktörü Arap Özcan ve Hasan Hoca, bizi bu takımın değişmez ikilisi yapmıştı... O stoper oynuyordu, ben libero... Hava toplarını denemezdi bile rakip takımlar... Yerden geldiklerinde Tayyip’ in ‘dişe diş’ mücadelesiyle canlarından bezerlerdi... Son derece ciddi bir yüz ifadesi ile oynardı... Hakemle, rakiple konuşurken o bildik ‘Kasımpaşa ağzı’ ile diklenir, karşısındakini sindirirdi... Asla küfür etmezdi...
Ama tok sesi ve vurgulamalarıyla, döverdi adeta karşısındakini... Haksız çalınan düdükten sonra hakeme gidip ‘Ne diyorsun sen hoca?’ dedi mi... Bir hatalı düdük daha duyamazdınız maç boyunca... Hatayı asla kabullenemezdi... Takım arkadaşlarının bile böyle bir hakkı yoktu... Kimse hata yapamazdı!.. Yapan, anında yerdi fırçayı... O yıllarda sahaların ve statların hali malum... Soyunma odaları virane... Camlar kırık... Duşlar akmaz, aksa da buz gibi sular... Hele kışın, soyunma odasında zeminin kar tuttuğunu biliriz... Yine o yıllar... Yine İstanbul Karması... Ve bir Vefa Stadı maçı... Yağmur, bardaktan boşalırcasına yağıyor... Zemin, balçık-çamur... Çıktık, oynadık... Maç bitti... Çamur adam olmuşuz adeta... Soyunma odasına girdik. Sular akmıyor... Gözleri daldı gitti... Sanki geleceği düşünüyordu... Bir gün... Evet belki bir gün süper tesislerle donatılmış bir İstanbul, hatta Türkiye... Hayali genişti... Hiç umutsuzluk yoktu onun dünyasında... Soyunma odasında soğukta tir tir titrerken bile o geleceği düşünüyordu belli ki... ‘Tayyip’ dedim, silkelendi, başıyla ‘bir şey yok’ der gibi işaret çaktı... Dışarısı, nereden baksanız eksi 2, bilemedin eksi 3 derece... Tayyip, kolumu dürttü usulca... ‘Hayro gel dışarı çıkalım...’ dedi... ‘Nereye gidiyoruz?’ dedim... ‘Gelirken bir su göleti görmüştüm...’ Tesislerin hemen arkasına gittik... Yağmur suyundan birikmiş küçük bir gölet vardı. ‘Al sana banyo!..’ dedi... Buz gibi su... Orada elimizi bacaklarımızı temizlemeye çalıştık... Hem temizleniyor, hem de halimize gülüyorduk...
Beckenbauer Tayyip
“Tayyip’in bir lakabı da Beckenbauer’di... Tıpkı Almanların efsane ismi gibi libero, zaman zaman stoper, kurtarıcı olarak bazı maçlarda forvet oynuyordu. Pas atışı ve topa vuruş şekilleri Alman oyuncu ile aynıydı. Bu yüzden de ona ‘Beckenbauer Tayyip’ denirdi. İmam Hatip’te okurken mahalle futbol takımının değişmez elemanı olan Tayyip, İstanbul Amatör Küme’de yer alan kulüplerin yanı sıra profesyonel kulüplerin de ilgisini çekti. 15 yaşındayken Camialtı Spor Kulübü’nden ilk transfer teklifini aldı. 1969 yılında kulüp kendisine öyle bir transfer ücreti ödedi ki, o tarihte bu miktar bir öğrenci için, bir senelik simit ve çay parasıydı.... Çünkü o yıllarda futboldan gelecek paradan çok, o kulübe hizmet önemliydi... URFAPRESS.NET--SANLİURFAPRESS.NET
|
|