|
Çağın bir gereği olmalı... İnsanlara, özellikle gençlere bir idol gösterip onun yolundan gidilmesi isteniyor.Bu, bizim için de geçerliydi.Yaşıtlarımızı düşündüğümde kiminin idolu Lefter'di... Kimisi Metin Oktay olmak isterdi kendine göre... Bazısı Süperman, Teksas, Tommiks, Zagor,Örümcek Adam'la eşitlenir, öyle üstün güçlere sahip olmak isterdi.Belki Beyaz Atlı Prens, belki Dartanyan, belki Alaaddin'e dönüşebilmek gönüllerden geçiyordu. Belki de Zeki Müren gibi güzel sesli, CüneytArkın gibi yakışıklı, Yaşar Doğu ya da Muhammed Ali Clay gibi güçlü,olmak isteyenler vardı, kim bilir?Sonraki yıllar malum...Wang Yu, Bruce Lee, Cemil Turan, Rocky Balboa, Michael Jackson, EfeAydan, Kadir İnanır, Ferdi Tayfur rol model olarak konuldu gençlerin önüne... Kim kimi beğenirse artık. Çizgi film kahramanı Marco gibi denizleri aşmak, Antonio gibi imkansız aşkların kahramanı olmak, Fred Çakmaktaş gibi babacan ve sevecen kalabilmek isteyenler de olabilir.Kızlar için de farklı değildi.Birisi kendisini sonsuz uykudan uyandıracak prensi bekleyen Pamuk Prenses'e özenirken, diğeri bir anda prenses olan ve cadı karakterliüvey annesine rağmen bir prensle evlenen Kül Kedisi'ne imreniyordu.Filiz Akın kadar güzel olabilmek, Emel Sayın gibi şakımak belki de Şeker Kız Candy gibi umudu kovalamak, Polyanna'ca dertlerin içinde mutluluk yudumlamak, Berin Hanım ya da Mevhibe Hanım olabilmek düşüncesinde olmaları normaldi.Şimdiki zamana hiç değinmiyorum bile...Kimi canlı kimi hayal, kimi müspet kimi menfi, kimi Kaf dağının ardında kimi bir el uzatımı mesafede o kadar çok figür var ki...Benim ve benim gibi küçük bir azınlığınsa hiç hiç o tür bir örneğe ihtiyacımız olmadı. Lefter-Metin Oktay zaten kişiye has kabiliyetlerle donatılmış sporculardı. Nesini örnek alacaksınız?Herkes kendi hayatının beyaz atlı prensi olduğuna göre ona da gerek yoktu. Alaaddin gibi şişeden cin çıkıp da imkansızlıklarımızı mümkün dairesine taşıyamayacağına inanıyor, çok az kişinin Cüneyt Arkın yakışıklılığında olacağını biliyor, Yaşar Doğu ve Muhammed Ali'nin kuvvetlerini bir yandan bileğimize taşımaya çabalarken diğer yandan esas gücün yürekte olduğundan emindik.Ne film yıldızlarına özenecek kadar cahil, ne sahne sanatçısı olmak isteyecek kadar aptal, ne de tuhaf özentilere kapılacak kadar boştuk.Bizim başka yıldızlarımız vardı. Biz, evet... Bizim kuşak genelde olmasa bile farklıydı... Daha doğru bir ifadeyle bizim kuşağın rüyalarda yaşamayanları nisbeten daha çoktu.Kendimden örnek vereyim...İlk kahramanım Atatürk'tü...Halen öyledir. Ömrümün sonuna kadar da öyle kalacaktır.İmparatorluk küllerinden binbir zorlukla ve binbir güçlük içinde bir vatan oluşturan büyük bir insandı. Biz ona yetişemedik veya o bize yetişemedi.Şimdi uzun uzun büyük önderimizi anlatarak konuyudağıtmayalım. Bilen biliyor.İkinci kahramanım Alparslan Türkeş oldu.Sert mizaçlı, kararlı, korkusuz, vatanperver, milliyetperver güzel bir insandı. Ülkemin gençliğini büyük ideallere davet etmişti.''Ben Türk milletini; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,rüşvet ve hile ile çiğnenen - çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine,yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısaca hakyolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum" şeklinde kısaltabileceğim sözleri hala yüreğimi yerinden oynatır.Ben de ilk duyduğunda bu mübarek davete icabet edenlerden oldum. Ve rahmetli olana kadar da hep önünde, arkasında, yanında durdum.Yakınında olmaktan mutluluk duydum. Tanımaktan, davetine icabet etmekten hep iftihar ettim.Bu iki yıldız isim oldu benim rol modellerim.İlla bir Süperman'im olacaksa, bu Atatürk olmalıydı...Alparsan Türkeş varken Zagor'a, Örümcek Adam'a, şarkıcıya-artiste özenecek değildim.Ancak birisi daha vardı sacayağını tamamlayan. Beni ve benim gibiidealist gençleri etkileyen, etkilemek ne demek büyüleyen birisi daha vardı. Ne Atatürk'tü o ne Türkeş'ti... Belki bazen birisi, bazen ötekisi oluyordu. Çoğu zaman da özel ve nevi şahsına münhasır hususiyetleriyle uluslararası arenada arz-ı endam ediyor, bize ve bizim gibilere canlı-kanlı bir şekilde örmek teşkil ediyordu.Yorulmuyordu...Bıkmıyordu...Yılmıyordu...Korkmuyordu...Vazgeçmiyordu...Öyle bir hali vardı ki, bizlerde öyle bir iz bırakmıştı ki, sanırsınız insani bazı özellikleri yok. Mesela ben onu hiç yemek yerken,istirahat ederken, tatil yaparken, maç seyrederken, komşuya ziyarete giderken, düğünde göbek atarken, arabasını yıkarken, şöyle bir kıyı kasabasında herkesten uzak demli bir çayı yudumlarken düşünemiyordum.Belki de birisi bunları yaptığını söylese terslerdim. Çünkü işiyle okadar yekvücut olmuş bir insanı az görmüştüm.Yıllar sonra, aktif siyasi hayatının sonlarında elinde fotoğraf makinesini gördüğümde tuhafıma gittiğini hatırlıyorum. Halbuki, yemekde yiyordu, istirahat de ediyordu, tatil de yapıyordu. Buna rağmen işiyle, yani özgür ve müreffeh bir toplum inşa etme işinden taviz vermiyordu.Sacayağının üçüncü ismi bizlerdeki mücadele azmini yaşadığımız süreboyunca içimizde büyütmemiz gerektiğini öğreten, ama öğretmek için degayret sarfetmeyen, sadece davasını yaşayan, soluklayan kişiliğiyle Rauf Denktaş'tı...Bakın size bizim gibi vatanperverleri kendisine aşık eden bir büyüğün hayatındanki birkaç anekdottan söz edeyim.Henüz 1,5 yaşında insanın en büyük şefkat ve merhamet kaynağı olan annesini kaybetmişti.Anavatan'la tanışması hiç de gecikmedi. 6 yaşında gönderildiği İstanbul'da ortaokulu bitirene kadar kaldı ve lise tahsili için yeniden öz topraklarına döndü.İngiltere'de gördüğü hukuk eğitiminin ardından belki hiç aklından çıkmayan, belki de gönlünden geçmeyen bir hayatın içine daldı. O, adımadım bir millet nasıl kurtulur, bir savaş nasıl verilir, bir devletnasıl kurulur ve bir mücadele nasıl yürütülürün başrolüne gidecekti.Ben doğmadan çok önce başladı mücadelesi düşünün. Başkaları için birömür olan mücadele hayatı yaşadı. Çok genç yaşta 1948 yılında efsanelider Dr. Fazıl Küçük ile birlikte aynı kürsüde hatiplik yapması onunmayası ve birikimiyle ilgili ipuçları verecektir sanıyorum. Öne çıkışını müteakip ilk işinin Kıbrıs Türklerinin iki önemli lideri Dr.Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak arasındaki soğukluğu gidermede arabuluculuk olması da karakterine aynalık edecektir.Kısa süren savcılık hayatından sonra Denktaş'ı kah Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Başkanı, kah hükümet üyesi, kah Türk toplum sorunlarıyla uğraşan bir merci, kah Türk Mukavemet Teşkilatı kurucusu kimliğiyle komitacı ve eylemci olarak gördü dünya. Düşünün, ben daha bebek yaşlardayım. Yıl 1958...Kıbrıs Federasyonu ortak anayasasının hazırlanması çalışmaları altına girdiği yüklerden birisiydi. Ada'ya Türk askerinin gönderilmesi fikride ilk onun zihninden çıktı. Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu bakan olarak göremese de Kıbrıs'a ilk Türk askeri 1960 yazında adım atmıştı bile...Makarios tarafından istenmeyen adam ilan edilecek özelliklere sahip olan Rauf Denktaş, bu çalışmaları çerçevesinde Kıbrıs'a sandalla geçerek Türk direniş hareketlerini örgütlemeye başlayacak kadar cesur birisiydi. Rum teröristlere direnen, direnişi yayan Rauf Bey,kendisinden vazgeçerek yaşadığı hayatında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığı, Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığı da icra etti. Türkiye'nin müdahalesinden sonra ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilkdevlet başkanlığına seçildi.O tarih, Rauf Denktaş'ın ömür verdiği Kıbrıs ile artık tam anlamıyla özdeşleştiği zaman dilimi olacaktı. Ardından girdiği bütün seçimleri kazandı ve hep zorlu masaların zor adamı olarak Kıbrıs ve Kıbrıs Türk varlığı mücadelesinin kahramanı oldu. 2005 yılında aday olmadığı seçimlere kadar gençlikten yaşlılığın ilerleyen yaşlarına kadar hep mücadele içinde yaşadı.Yakındoğu Üniversitesi Hastanesi'nde yani yine vatan topraklarında hayata gözlerini kapattığında geride şerefli bir mücadele hayatı, birçok eser, hür bir millet ve bağımsız bir devlet bıraktı.İşte benim idollerimden olan Rauf Denktaş bu sebeplerle hep kahramanım oldu.Türkiye ile zaman zaman yaşadığı fikir ayrılıklarına normal olarak bakmak gerek. Zira ne o Türkiye'siz, ne de Türkiye O'nsuz olabileceklerini bilirdi.O sebeple Türkiye Cumhuriyeti'nin yavru vatandan aşıp bütün Türkillerinde efsane olan Rauf Denktaş'ın cenaze törenine tam kadro katılması olması gerekenin cereyan etmesidir. Bununla birlikte vefamızı, birliğimizi, bütünlüğümüzü de dünyaya göstermiştir.Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan'ın şerefli bir Türk büyüğünün cenazesinde saf tutmasını alkışlıyorum.17 Ocak'taki törene dilerdim ki mazeretim olmasa da iştirak edebilsem.Ama kısmet değilmiş. Artık Cumhuriyet Parkı Türk dünyasınınmerkezlerinden birisidir.***Ne demiştim?Benim sanatçı, futbolcu, artist idolüm hiç olmadı. Süperman,Spiderman, Batman tanımadım ömrüm boyunca...Ama üç büyükle büyüdüm: Atatürk, Türkeş ve Denktaş...Şimdi son büyüğü, son kahramanı da kaybettik.Tek şey söylemek gerekirse: Vatan sağolsun...
|