Amerika kıtasının belki de en mutlu ve huzurlu ülkesiydi Venezuela, ta ki, 1920’lerde petrol bulununcaya kadar! İlk petrol kuyusu açıldıktan sonra halk zenginlik hayallerine daldı…
Petrol rezervi bakımından dünyanın birinci ülkesi olan Venezuela, doğalgaz rezervinde de dünyanın yedinci ülkesiydi. Yani artık zenginliğe giden yolda hiçbir engel kalmamıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu…
Petrol kuyularının işletme hakkı yabancı şirketlere verilmişti. Petrol gelirini halka yansıtmak yerine üç büyük siyasi parti kendi aralarında paylaşmaya başlamıştı… Yolsuzluk ve hırsızlık söylentileri ayyuka çıkmış, halkın yoksulluğu iyice derinleşmişti. Artık, Venezuela halkının yüzde 65’i yoksuldu.
1973’teki OPEC ambargosunda 10 milyar dolar ek gelir elde eden Venezuela “kağıt üzerinde” Amerika’nın kişi başına en yüksek gelire sahip ülkesi haline gelmişti. Ülkenin bağımsız uzman ekonomistleri, 1972 ile 1997 yılları arasında 100 milyarın siyasilerin zimmetine geçtiğini iddia ediyordu.
1992 yılındaki darbe girişimi başarısız olunca iki yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılan Hugo Chavez hiç vakit kaybetmeden “sosyalist” görüşe sahip bir siyasi parti kurdu. Sosyal ve ekonomik vaatlerle oyları toplayarak 1998’de iktidar koltuğuna oturdu.
Hugo Chavez’in iktidar gelince bir reform hareketi başlattı. Ülke anayasasını değiştirdi ve iki yıl sonra yeniden yapılan seçimlerde tekrar devlet başkanı seçildi. Görev süresi ile ilgili sınırlamalar kaldırılmış, Yüksek Mahkemenin direkt devlet başkanına bağlanmış, birçok basın yayın organı kapatılmıştı.
Ülkede dikta rüzgarlarının estiğini gören yoksullaştırılmış halk darbe yaparak Hugo Chavez’i iktidardan indirmiş ancak yapılan görüşmeler sonucu Chavez tekrar görevine dönmüştü…
Açlık tehlikesiyle boğuşan halka devlet tarafından düzenli yardım malzemeleri dağıtılmaya başlamıştı, uyuşturucu kullanımı, mafyatik yapılar, sokak çeteleri, rüşvet ve suç oranlarında rekor artış olmuştu. 1998-2000 yılları arasında Venezuela yağmalama olaylarıyla dünya gündemine gelmişti. Dünyanın petrol ve doğalgaz zengini ülkelerinden birinin halkı açlıktan marketleri yağmalıyordu.
Mücadele ettiği kanser hastalığını yenemeyen Hugo Chavez 2013’te öldü.
Venezuela’da yeni bir dönem başlıyor gibi görünse de aslında değişen bir şey olmamıştı. Yıllarca işçinin kanını emerek semiren sendikacı bir babanın yine sendikacı oğlu olan Nikolas Maduro devlet başkanı seçilmişti ki, zaten Maduro, Chavez’in ekibindeydi. Yani ülkenin bu perişen halinde Maduro’nun büyük payı vardı.
Lise eğitimini yarıda bırakarak otobüs şoförlüğüne başlayan ve daha sonra sendikayı basamak yaparak siyasete geçiş yapan Maduro döneminde ülkede durum daha da kötüye gitmişti. Petrol ve doğalgaz zengini bir ülkenin halkı açlıkla mücadele ediyor, devletten aldığı yardımlarla karnını doyurabiliyor, ülkenin adı uyuşturucu ticareti, kara para aklama, rüşvet ve yolsuzluklarla anılır olmuştu. Liyakat yerine sadakat ölçüsüyle memur, asker, milletvekili yapılan yandaşlar bolluk içinde yaşarken ABD’nin terörist ruhlu başkanı Tramp’ın talimatıyla yatak odasından kaçırılıp eşiyle birlikte ABD’ye götürüldü. Bu kaçırılma olayının hemen ardından psikolojisi bozuk Tramp, “Artık Venezuela’yı biz yöneteceğiz” şeklinde arsız bir açıklama yapmıştır.
Bütün dünya ülkelerinin bu kaçırılma ve ülkeye el koyma olayına karşı seslerini yükseltmeleri ve ABD emperyalizmine karşı durmaları bir zorunluluk halini almıştır. Amerikan emperyalizmine dur deme zamanı geçmektedir. Bugün Venezuela’da yaşanan bu kaçırma ve el koyma olayının yarın başka ülkelerde de yaşanmayacağına kim garanti verebilir ki? Dünyadaki bütün devletlerin başkanları, cumhurbaşkanları, kralları birlik olarak ABD’ye karşı tavır almalıdır.
Yanlış anlaşılmasın benim Türkiye’den yana bir endişem yoktur. Çünkü Türkiye’ye karşı dışarıdan gelebilecek bir tehlike durumunda, açıyla tokuyla, iktidarıyla muhalefetiyle bütün Türk milleti birleşip tek yumruk olarak düşmanın başına iner… Aramızda kendini gizlemiş üç beş hain de çıksa bile, Seyit Rıza gibi Şeyh Sait hainleri gibi onlarında başı koparılır. Bu asil millette, Sütçü İmamlar, Kara Fatmalar, Nene Hatunlar, Ali Saipler, Şahin beğler, Yörük Aliler, Kubilaylar bitmez…
Tam bitti denildiği anda bu asil milletten bir Mustafa Kemal çıkar, dünyanın bütün zalimlerine diz çöktürür!
Bu sebeple Türkiye ile ilgili bir endişe taşımıyorum fakat diğer bütün ülkeler bu kudurmuş ABD tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hiçbir ülke “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemez, dememelidir!
|